Defne IlgazKaradeniz Kültürü ve Sanatı
Horonun Gölgesinde Kalan Ezgi: Karadeniz'de Tulumun Unutulmaz Nefesi
Karadeniz'in sesi denince akla kemençe gelse de, yaylaların derinliklerinde tulumun kendine has bir dili, bir hikâyesi vardır. Bu yazı, Trabzon'dan Rize'ye uzanan coğrafyada tulumun kültürel köklerine ve onu yaşatan ustalara odaklanıyor.
Karadeniz'in yeşil örtüsüyle kaplı yamaçlarında, sisin sabahın erken saatlerinde çöküp güneşi sakladığı yaylalarda, bir ses yükselir. Bu ses, kemençenin kıvrak ve delikanlı tavrından farklıdır; daha tok, daha derin, neredeyse toprağın ve dağın nefesi gibidir. Tulumun sesi. Çoğu zaman horonun gölgesinde kalır, bahar şenliklerinin coşkusunda kemençeyle birlikte anılır ama kemençenin parlak tınısının ardında, tulumun kadim bir anlatıcı olduğu pek bilinmez. Oysa Doğu Karadeniz'in en ücra köşelerinde, Trabzon'un Araklı ilçesinden Rize'nin Çamlıhemşin vadilerine kadar uzanan coğrafyada tulum, yalnızca bir çalgı değil; bir yaşam biçiminin, bir direnişin ve bir kimliğin ta kendisidir.
Tulumun tarihi, Karadeniz'in sarp dağları kadar eskilidir. Kimi kaynaklara göre bu çalgının kökeni, Orta Asya'daki göçebe kültürlere kadar uzanır; kimi araştırmacılarsa tulumun Karadeniz kıyılarında yüzyıllardır var olduğunu, Laz ve Hemşinli toplulukların göç yollarıyla bu coğrafyaya taşındığını söyler. Kesin olan bir şey varsa, tulumun bugün Karadeniz'in en otantik seslerinden biri olduğudur. Onun yapımı bile başlı başına bir ustalık ister: Hava deposu olarak kullanılan tulum, genellikle oğlak ya da kuzu derisinden yapılır; bu deri özenle yüzülür, işlenir ve şişirildiğinde çalgının kalbi hâline gelir. Melodi borusu olan navi ise genellikle şimşir ya da erik ağacından oyulur, üzerine açılan deliklerle parmakların dansına alan tanır. Her ustanın elinde tulum farklı bir karakter kazanır; kimisi keskin ve berrak bir ses verir, kimisi daha tok ve hırçın bir tonla dağları inletir.
Tulumun Dili: Sadece Müzik Değil, Bir Sözlük
Tulumun en büyüleyici yanı, notalarla değil; nefesle, ritimle ve doğayla konuşmasıdır. Onu çalan usta, çalgıyı omzuna yerleştirir, kollarını şişirip indirerek havayı yönetir; bir yandan da parmaklarıyla melodiyi şekillendirir. Bu sırada tulumun sesi, kuş cıvıltılarından dere şırıltısına, rüzgârın uğultusundan dağ yankılarına kadar pek çok doğal sesi taklit eder. Bu özellik, tulumun yöredeki adıyla 'cura' ya da 'dankiyo'nun, geleneksel Karadeniz müziğinin en anlatımcı çalgısı olmasını sağlar.
Ancak tulumun dili yalnızca doğayı taklit etmekle sınırlı değildir. Yörede tulum eşliğinde söylenen atma türküler, gençlerin birbirine duygularını, sevincini ya da özlemini anlattığı bir iletişim biçimidir. Giresun'un Şebinkarahisar ilçesinde, tulumun eşlik ettiği düğünlerde gelin ve damat arasında geçen maniler, tulumun melodisiyle birleşerek unutulmaz bir anıya dönüşür. Bu gelenek, tulumun yalnızca bir eğlence aracı olmadığını, aynı zamanda bir toplumsal hafıza taşıyıcısı olduğunu gösterir. Her yörenin kendine has bir tulum tavrı vardır; Trabzon'da daha hareketli ve oynak, Rize'de daha hüzünlü ve ağır, Artvin'de ise daha coşkulu ve kıvraktır. Bu farklılıklar, Karadeniz'in zengin kültürel dokusunun bir yansımasıdır.
Ustalardan Geleceğe: Tulumun Son Nefesi mi?
Ne yazık ki tulum, tıpkı diğer geleneksel el sanatları gibi, modern çağın hızına yenik düşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Gençlerin çoğu kemençeyi tercih ederken, tulum ustaları giderek yaşlanmakta ve bu kadim sanatı icra edenlerin sayısı her geçen gün azalmaktadır. Ancak umut verici gelişmeler de yok değil. Son yıllarda bazı genç müzisyenler, tulumu yeniden keşfediyor; onu sadece bir folklor öğesi olarak değil, modern müzikle harmanlayarak yeni bir ifade biçimi olarak kullanıyor. Bu çabalar, tulumun yalnızca bir nostalji değil, yaşayan bir kültür olduğunu gösteriyor.
Yine de asıl mesele, tulumun bir gösteri aracına dönüşmesi değil; onun günlük hayatın içinde, yaylada çobanın yanında, düğünde gençlerin arasında, yaşlı bir dedenin elinde hâlâ anlamlı bir yere sahip olmasıdır. Rize'nin İkizdere ilçesindeki köylerde, hâlâ tulum eşliğinde yapılan geleneksel yayla göçleri, bu çalgının toplumsal bağları güçlendirici rolünü sürdürdüğünü gösterir. Tulum sesi, o göç sırasında hayvanların boynundaki çanların sesiyle karışır, kadınların sırtındaki yüklerin ağırlığını hafifletir, erkeklerin adımlarına güç katar. Bu sahneler, tulumun aslında Karadeniz insanının ruhunu yansıtan bir ayna olduğunu bir kez daha ortaya koyar.
Tulumun Geleceği: Bir Kültür Mirası Olarak Sahiplenmek
Tulumun geleceği, yalnızca onu çalan ustalara değil, aynı zamanda onu dinleyenlere, izleyenlere ve bu kültürü sahiplenenlere bağlıdır. Yerel yönetimlerin, üniversitelerin ve sivil toplum kuruluşlarının tulumu koruma altına alması, bu çalgının unutulmaması için atılacak en önemli adımlardan biridir. Ancak asıl önemli olan, tulumun bir müze parçası olarak değil, yaşayan bir değer olarak gelecek nesillere aktarılmasıdır. Bunun için gençlerin tulumu öğrenmesi, onunla büyümesi ve onu kendi hikâyeleriyle yeniden yorumlaması gerekiyor.
Karadeniz'in her köşesinde olduğu gibi, tulum da bu toprakların bir parçasıdır; onun nefesi, dağların serin rüzgârında, yaylaların çiçekli düzlüklerinde, köy meydanlarının tozlu topraklarında hâlâ duyulmakta. Belki de bir gün, horonun coşkusunda kemençenin yanında tulumun da hak ettiği yeri alacağı, bu kadim sesin daha çok insana ulaşacağı günleri göreceğiz. O güne kadar, tulumun nefesi; Trabzon'un yaylalarından Artvin'in vadilerine, Giresun'un dağlarından Rize'nin derelerine kadar Karadeniz'in yüreğinde akmaya devam edecek. Bu toprakların sesi, hiç susmayacak.





